Konu Ev

Aslında evle olan o çekişmeli ilişkimi hiç düşünmemiştim bu zamana kadar. Bana kalsa insan ilk doğduğu evde yaşamalı.

Aslında evle olan o çekişmeli ilişkimi hiç düşünmemiştim bu zamana kadar.

Bana kalsa insan ilk doğduğu evde yaşamalı.

 

Kaç defa taşındım acaba ?

İşte öylesine aklıma geldi. Sitemim falan yok. En azından her seferinde başardım. Adaptasyon her seferinde gerçekleşti. Bir yığın koli, koli bantları, iç içe koyulan, arasına gazete kağıdıyla destek yapılan ince porselen fincanlar, bakmayı sevdiğim, kendimi kalıcı olacak evimde hissetmek için yanımda  taşıdıklarım, olmazsa olmaz çiçeklerim, kitaplarım, üstüne üstlük muayenehane aletleri. Şehirlerarası. Her seferinde iki ev taşımak gibi.

İlk başlarda müthiş bir planlama yapıp kolilerin bazılarını aylar öncesinden hazırlayıp bir süre de barakada yaşar gibi zaman geçirmek…Hiç farketmez. Sonunda oluyor. Taşıyıcı firma bulmak, yerleştirmeye nezaret etmek, hatta bazı kıymetli evrak vs’yi önceden arabayla taşıyıp emniyete almak…

Sonra da eşyalar eve geldiğinde kırılan dokülenlerin yasını tutmak…

Dile kolay. Şehirlerarası. Bir seferinde yedi diye saymıştım. Aklıma geldi. Bir de evde tadilat yapılırken neredeyse taşındım. Ustaların başında duramadığım için tüm değerli ya da benim değer verdiğim eşya -takı- ödeme belgesi ne varsa bir de onları taşımıştım.  Bavullarla.

Niye o kadar taşındın diye sormayın. Başka şeyler de anlatmam gerekir o zaman, ama bunlar susmamı gerektiren konular. Eninde sonunda su yatağını bulur gibi bir şey söyleyip konuyu kapatalım.

Aslında evle olan o çekişmeli ilişkimi hiç düşünmemiştim bu zamana kadar. Bana kalsa insan ilk doğduğu evde yaşamalı. Hadi diyelim yuvadan uçtun, sonrasında da yeri belli olmalı. Taş yerinde ağırdır derler ya. Ama hayalimdeki ev öyle az buz değil. Şato gibi bir şey. Sarmaşıklarla kaplı taş duvarları olacak, içinde meşale benzeri aydınlatılmış koridorlar, yüksek tavanlar, yüksek tavanlardan sarkan ışıl ışıl avizeler, üzerinde tüller olan yüksek yataklar… Sonra döne döne yükselen merdivenler… Sanırım eski yaşamımda bir ortaçağ prensesiydim. Kızkardeşimle kurduğumuz hayali de eklersem tablo tamam olur. Albert adlı uşağımız ve bize akşamüstü getirdiği kek ve süt. Şimdi bunu hatırladığımızda komik geliyor. Bugün olsa çay ya da kahve isterdim ama o zaman beyaz eldivenli ve siyah fraklı uşağımızı tabloya oturtmak bizi mutlu ederdi.

Bu küçük saptamadan sonra evle olan çekişmeme başka açıdan bakmayı deneyeyim: Yaşam  sürüp giderken ne kadar çok biriktirdiğimizi, anılarla ne kadar sarmaş dolaş olduğumuzu, bırakmak ve yetinmek gibi bir düşüncemizin hiç olamadığını düşünüyorum. En azından bende yoktu. En azından o zamanlar. Bu eve taşındığımda üç ay öncesinden başlayıp ciddi bir Feng-Şui yapmıştım. Buna albümlerdeki fotoğraflar da dahildi. Seçmek, bir kısmını keserek, bir kısmını yakarak imha etmek, güzel olanları yeniden yerleştirmek, bazı fotoğrafları da tarayıp bilgisayara aktarmak günlerimi almıştı. Fotoğrafçılık da devreye girince kendimi izliyor, neden bazılarını hala tuttuğumu hayretle gözlemliyordum. Resimleri yok etmeme Emre önce bozulmuş, sonra albümlerin son halini gördüğünde çok sevmişti. Onunla birlikte albümlere bakıp nostalji yaptığımız geliyor aklıma. Babamın dosyaları, benim evraklarım, boyalarım, resimlerim, fotoğraflar, fotoğraflar…

Hem fotoğraf çeken hem de anılara tutunan bir insan olarak en çok içimi acıtan, bizim arkamızdan o fotoğrafların ne olacağıdır. Duygudaşlığın tükenmekte olduğu şimdiki zamanda, dünyada yaşamış ve yaşayacak insanların çoğunun fotoğraflarının, özel anların, sevgi dolu bakışların, hüzünlerin  üstüste atılıp satılığa çıktığını ya da kaybolup gittiğini düşünürüm zaman zaman. Sahaflarda yitip giden hayatları gördüğümde yaşamın ne kadar uçucu bir şey olduğunu düşünürüm bir de… O zaman insanın yaşamı kendisiyle sınırlıymış gibi gelir. Fotoğraflar zarif kabartmalarla işlenmiş mezar taşları gibi gelir. Büyük bir ailen olmadığında anıların da seninle gider. Bazı kez ailen de olsa gider. Dünyanın en büyüğü olduğunu düşünen ve adını altın harflerle bir tepeye yazmaya giden bir eski zaman kahramanının, adını yazacak yer bulamaması ve o anda yaşadığı hayal kırıklığı gibi. Onu gören bilge, “Kendi adını yazmak için başka bir adı silmen gerekir”demişti. “Hiç kimse dünyada kalıcı bir iz bırakamaz”.

Evle çekişmeme tekrar gelirsek, o mesele benim için çok anlam taşıyor. Dekorasyona, resme, matematiğe meraklı ve göz hafızası kuvvetli görsel bir insan olarak, çocuklukta evlerin süpürgeliklerinin neden aynı kalınlıkta yapılmadığını ve köşelerin işçiliğinin neden üstünkörü olduğunu kafama takar ve buna benzer çok sayıda düzensizliği çözmeye çalışırdım. Böyle boş işlerle haşır neşir olmak elbette bir yere kadar olur ve dünyanın eksenini düzeltme konusuna hiç girmezdim. Çocukken ne olacağımı sorduklarında  doktor ya da mimar demiştim. Belki yanlış meslek seçmesem bu işleri çözmüş de olabilirdim.

Sonuçta her taşındığım evde bozuk, kırık, eğri ne varsa tamir etmek ta da ettirmekle geçirdiğim zamanda bir okul daha bitirebilirdim. Özeleştiri elbette ama yapmasaydım da rahat yaşayamazdım. 20 yıllık devlet hizmetimde beni en çok rahatsız eden, gri metal zevksiz aşınmış sandalyeler, masalar, boyaları dökülmüş kişiliksiz renklerdeki duvarlardı. Özel sektöre kendimi attığımda beni en mutlu edense, kendime ait kullanabileceğim bir masam ve odam olmasıydı. Elbette her ikisinin farklı artı-eksileri var ama sözün gelişi diyelim.

Böylece geçen yıllar içinde evler beni gerçekten sevdi mi, ben onları sevdim mi bilemiyorum. Ama yaşamış olduğum her eve kendimden bir parça bırakmak, yaratmak, düzenlemek, şimdiki zamanlarda ise sadeleştirmek beni mutlu etti, itiraf ediyorum. Akşam geldiğimde piyanomu çalarken, piyanomun üstünde asılı otoportreme bakarken, çiçeklerimin solan yapraklarını ayıklarken, televizyonda Anthony Bourdain seyrederken, mavi cam objelerime gözüm değdiğinde, kendim olduğumu ve burada bana ait çok şey olduğunu bilmek beni mutlu etti.

Bu evde de ilk aylarım tahmin edebileceğiniz gibi geçti. Her biri ayrı fenomen olan değişen kapıcılar, üst paragraflarda belirtildiği gibi eğri duran prizlerden tam oturmayan çekmecelere ve yanmayan ampullere kadar tamirci ve boyacıların peşinde koşmak, tam iki ay digitürk’ü bağlatamadığım için sinirlenip üç ay kapattırmak, internet bağlantısını yapamayan teknisyenlerle ve firmayla düello… Yaşamsal öncelikler bu şekilde çözüldü. Bir yandan da üç ay öncesinde başladığım sadeleştirme işlemi altı ay daha sürdü. Günümüzde daha yavaş bir tempoda devam ediyor.

Yaşanmış zamanlarda değişen dünyanın başdöndrücü hızının bir damgası olacak elbette. Ama değişen evlerle birlikte ben de değişiyorum, anladım. Okuduğum kitaplar, internetten aldığım eğitimler, yaptığım resimler değişiyor. Eğer değişmiyorsa yaşamamışsınızdır. Hep aynı resmi yapıyorsanız ilerlemiyorssunuzdur. Hep aynı insanla konuşuyorsanız tükeniyorsunuzdur. Hatta aynı insanla aynı şeyleri konuşuyorsanız da, konuşmuyorsunuz demektir. Godo’yu bekler gibi. Hayat bir değişim yeri. Siz değiştikçe etrafınız da değişiyor aslında. O devinimi yaşıyor, beyninizi, o muhteşem organı ayakta tutuyorsunuz.  Mesela bu yazıyı yazıyor, onu okuyan insanlarla kendi dünyanızı ve kafanızın içinde uçuşanları paylaşıyorsunuz. Siz koltuğunuzda otururken, ya da sevdiğiniz bir şarkıyı mırıldanırken, sanal ortamda birisi sizinle oluyor.

 

Yine de kafamda bir taşınma fikri var. Ayaklarımı uzatıp sahili seyredeceğim, balıkçılarla dost olacağım, yeşile hasretimi gidereceğim, yağmurda ıslanacağım, odama kapanıp yazıp yazıp yazıp… Resimlerimi yapacağım bir yer bulacağım elbette. Uzaklarda. Taa uzaklarda…

 

Füsun 27/11/2020

Previous
Previous

Kendimizden başlamak

Next
Next

Korku üzerine